Geçmişi 10. yüzyıla dayanan bu tarihi kilise, 4. yüzyılda Karpaz halkını Hristiyanlığa döndüren azize adanmıştır.
Bu kilise Helenistik ve Roma dönemlerinden kalan kalıntıların üzerine inşa edilmiştir ve Karpaz Yarımadasının eski Fenikeliler limanının kalıntılarıdır.
3 kemerli klasik kubbeli bir Bizans kilisesidir ve sütunlarla çevrili bir avlusu bulunmaktadır.
Ziyaretçiler, sarnıcı, vaftizhaneyi ve pek çok renkli mozaiği oldukça iyi durumda görebilme olanağına sahiptir.
Boltaşlı köyünün dışında yer alan bu kilise, 6. yüzyılda inşa edilmiştir. Mozaikleriyle ünlü olan kilise, Kıbrıs’ın dini ve sanatsal mirasının önemli örneklerinden biridir.
Kuzeydeki küçük Sipahi köyünde yer alan bazilikanın tarihi 5. yüzyılın sonlarına dayanmaktadır.
7. yüzyılda Arap saldırılarıyla yıkılan bazilika, 1957 yılında tesadüfen keşfedilmiştir ve iyi korunan mozaikleriyle ünlüdür.
Geometrik, varak ve çapraz motiflerle süslenen bu bazilikada, ana kubbenin karşısındaki yazılar, “yapının bu kısmının inşasının ödendiği” ifadesiyle Heraclos adında bir yardımcı papaza gönderme yapmaktadır.
Beş Parmak Dağlarındaki 3 mücadeleci kalenin arasında, Kantara Kalesi Doğu’da en uzak mevkide konumlanmıştır.
Deniz seviyesinden 700 metre yükseklikteki kale, Meserya Ovasına ve Karpaz Yarımadasına hükmetmektedir.
Kalenin, 7. Yüzyılda gerçekleştirilen Arap akınlarına karşı kıyı şeridini korumak için inşa edildiğine inanılırken öte yandan, Kantara Kalesi’nin bahsi ilk defa Richard the Lionheart 1191 yılında Kıbrıs’ı fethettiğinde oluşturulan yazılı kayıtlarda geçmiştir.
1391 yılında, kale Kral James zamanında surlarla güçlendirilmiştir ve çevresi devasa duvarlarla örülmüştür. Venedikliler 1489 yılında adanın kontrolünü ele geçirdiğinde, kale alanın savunması için önemli bir garnizon olarak kullanılmaya devam etmiştir.
Fakat, savaşın durumu değiştikçe ve Venedikliler, Girne, Gazimagusa ve Lefkoşa’daki surları da güçlendirince, dağların doruklarında yer alan bu kaleler git gide değerini yitirmeye başlamıştır.
Kantara’ya bugün yapılacak bir ziyaret, eski savunma çukurlarının, askerlerin koğuşlarının, su sarnıçlarının, tonozlu odaların, saat kulelerinin kalıntılarını ve tabii ki kuzey kıyılarının nefes kesen manzarasını görme olanağı sunmaktadır.
Kuzey Kıbrıs’ın en doğusunda yer alan bu manastır, yüzyıllardır Ortodoks inancına sahip Kutsal Topraklara hacca giden kişiler için önemli bir dinlenme noktası olmuştur.
Manastırın günümüze kalan en eski kısmı, 15. yüzyıla ait kıyıya yakın inşa edilmiş şapeldir ve Aziz Andrew’in getirdiği söylenen şifalı su bugün hala kullanılabilmektedir.
Aziz Andrew papaz olarak çağrılan ilk kişidir ve bu sebeple “çağrılan ilk kişi” anlamına gelen “O Protoklidos” olarak da adlandırılmaktadır.
Çok önemli bir haç noktası olan bu manastıra, tüm dünyadan ziyaretçiler gelerek dua etmektedir ve şifa dilemektedir.
12. yüzyılda inşa edilen bu kilise, zaman içinde çeşitli eklemeler ve restorasyonlar geçirmiştir. Kuzey Kıbrıs Eski Eserler ve Müzeler Dairesi tarafından yapılan onarım çalışmalarının ardından, 23 Mayıs 1991 tarihinde İskele İkon Müzesi olarak hizmete açılmıştır. Müze, erken dönem duvar resimleri ve ikonalarıyla ziyaretçilerine Kıbrıs’ın dini sanatını tanıtmaktadır
Lambusa Antik Kenti, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Girne İlçesi’nde yer alan Lapta kasabasının kıyı şeridinde yer almaktadır. Neolitik çağdan kalma zengin bir şehir krallığına ait kalıntılardır. Kıbrıs’ta bulunan en büyük dokuz krallıktan biridir.
Lambusa Antik Kenti’ne zengin bir şehir olduğundan ötürü, Parlak anlamına gelen Lambusa adı verilmiştir.
Antik Lambusa Kenti’nin kalıntıları, Mezarlar, kraliçe havuzu, surlar ve açık hava müzesi bölümlerinden oluşmaktadır.
19. yüzyılda yapılan kazılarda Altı köşeli gümüş bir buhurdan, gümüş leğen, gümüş bir tepsi ve yirmi dört tane gümüş kaşık oluşan eserler ortaya çıkartılmıştır. Daha sonraki yıllarda yürütülen kazılarda ise kabartma işçiliğinden gümüş tabaklar ortaya çıkartılmıştır.
Kazılarda ortaya çıkarılan eserler, New York, Londra gibi yabancı ülke şehirlerinin müzelerinde sergilenmektedir.
Lambusalılar Lüzinyan döneminde şehirlerini terk ederek, Lapta’yı kurmaya başlamışlardır. Bu süreç Osmanlılar döneminde de devam etmiştir. MS 18. yüzyılda Lapta’da yaşayan Lambusa kökenli halk Alsancak köyünü kurmuşlardır. Lapta ve Alsancağın kurulmasında taş ocağı görevini görmüş olan Lambusa Harabeleri, yok olma sürecine girmiştir.
Bu kilisenin bir zamanlar önemli bir manastırın çekirdeğini oluşturduğu bilinmektedir. Kubbesi, düzensiz bir sekizgen oluşturan sekiz yuvarlak sütun üzerine yerleştirilmiştir.
Bu sütunlardan ikisi duvarlardan ayrı tutularak, kutsal alan bema ile kilisenin geri kalan kısmı birbirinden ayrılmaya çalışılmıştır. Bu yapı, özellikleri bakımından Kıbrıs’ta günümüze kadar ulaşabilen en güzel mimari örneklerinden birisidir. Batısında bulunan beşik tonozlu narteks ile güneyinde bulunan revak düzenlemesi 14. veya 15. yy’da eklenmiştir.
Güneydeki revak düzenlemesi gotik taş işçiliğinin eşsiz bir örneğidir. Ancak, ahşap üst örtüsünden ve sütunların arasına yapılmış olan taş korkuluktan geriye birşey kalmamıştır. Antiphonitis sözcüğü “Cevap veren İsa” anlamına gelmektedir.
Yapı, orijinalinde narteks dışında tamamıyla duvar resimleriyle kaplıydı. Ancak günümüzde bu fresklerin birçoğu kayıptır. İki farklı döneme tarihlendirilen bu fresklerin günümüze kadar ulaşabilenlerinden bir bölümü 12. veya 13. yy’a, bazıları da 14. veya 15. yy’a aittirler. Bu duvar resimlerinde genel olarak konuları incilden alınmış sahnelerin yanısıra yoğun olarak aziz tasvirleri de bulunmaktadır. Ayrıca, günümüze ulaşamamış ancak yazılı kaynaklarda sözü edilen tevrat konulu sahnelerin de olduğu bilinmektedir. İsa’nın vaftizi, Meryem’in doğumu, Aziz Symeon Stylites, kubbedeki pantokrator İsa tasviri gibi örnekler günümüze kadar ulaşmış duvar resimlerinden bazılarıdır.
Bizans dönemine ait olan Bufavento Kalesi, adını “Rüzgara Karşı” anlamına gelen İtalyanca “Bufavento” kelimesinden alır. Lusinyanlar döneminde de önemini korumuştur.
Öne Çıkan Özellikleri: Deniz seviyesinden yaklaşık 950 metre yükseklikte yer alan kale, Girne sıradağlarının en yüksek noktalarından birinde bulunur. Zorlu bir tırmanış sonrası, harika bir manzara ile ödüllendirilirsiniz.
Girne Bandabuliya, tarihi Yuvarlak Kule’ye yakındır ve Girne’nin merkezinde bulunmaktadır.
Orijinal bina 1878 yılında İngiliz kolonileri yönetimindeyken bitişiğinde bir pazarla birlikte Şehir Salonu olarak inşa edilmiştir. Kış aylarında, binanın bir parçası olan ilk taş bina kısmı kapalı pazara dönüştürülürdü.
1970’lerin sonunda, pazar yeri pek çok manav, kasap ve balıkçıya ev sahipliği yapmıştır. Ancak, süpermarketlerin açılmasıyla Bandabuliya önemini kaybetmiş ve 1990 yılına kadar pazar olarak kullanılma işlevini yitirmiştir.
2005 yılında, Bandabuliya’nın yeme içme yerleri olan turistik bir pazar ve sanat merkezi olarak restore edilmesine karar verilmiştir.
Renovasyon sırasında, binanın kendi malzemeleri olabildiğince tekrar kullanılmaya çalışılmıştır ve mevcut kumtaşları geri dönüştürülmüştür.
Çarşıya girdiğinizde ilk fark edeceğiniz şey, Girne Kalesinde muhafaza edilmiş eski yelkenli geminin maketidir. Orijinal haline çok benzeyen maket binanın tam ortasında yer almaktadır ve bu daha samimi bir atmosfer sağlamaktadır. Girişte yer alan demirden yapılmış eski merdivenlerde oldukça büyüleyicidir.
Bandabuliyadaki restoran ve kafeler yerel mutfaktan lezzetler ve Akdeniz mutfağı ürünlerini sunmaktadır, market tarzı dükkanlarda pek çok çeşit yerel el sanatları ürünleri satışa sunulmaktadır.
Lefkoşa Bandabuliya’dan daha küçük olan Girne Bandabuliya’da akşamları yerli müzisyenler tarafından canlı müzik performansları sergilenmektedir ve romantik bir atmosfer arayanların mutlaka gitmesi tavsiye edilmektedir.