Blog

  • MAVİ KÖŞK

    Girne ilçe merkezine yaklaşık 29 kilometre uzakta yer alan Mavi Köşk’e ulaşımlar özel araç ile sağlanmaktadır. Sahil yolunu ortalama 15 kilometre takip ettikten sonra Güzelyalı Caddesinden devam ederek ulaşabileceğiniz bu yapı, Girne’nin Çamlıbel Köyü sınırları içerisindedir.

    Kıbrıs’ın en gizemli evlerinden biri olarak gördüğümüz ve hikayesiyle insanları şaşkına çeviren bu köşk; İtalyan asıllı bir Rum’a aittir. Normalde avukat olarak bildiğimiz Paulo Paolides isimli şahıs, aslında Ortadoğu’nun en büyük silah tüccarıdır.

    Aynı zamanda dönemin Kıbrıs Cumhurbaşkanı’nın da avukatı olan Paulo, bu köşkü dışarıdan hiçbir şekilde gözükmeyecek ancak içeriden bakıldığında tüm bölgeye rahatlıkla hakim olabilecek tarzda bir mimariyle yaptırmıştır. Mimarisini yine kendi yakın dostuna yaptırdığı belirtilen Paulo, evin gizli yerlerini ve nasıl bir yapı olduğunu kimsenin bilmemesi için kendi arkadaşını dahi köşk tamamlandıktan sonra öldürmüştür.

    1957 yılında yaptırılan bu köşk, 1974’teki Barış Harekatı’na kadar Paulo’nun bir nevi silah dağıtım noktası olarak kullandığı bir yer olarak bilinmektedir. Ancak bu harekat sırasında İtalya’ya kaçmak zorunda kalan Paulo, burayı da arkasında bırakmıştır. Kaçısıyla alakalı da yatak odasındaki gizli tünellerden bunu başardığı ve kaçarken de bu tünelleri patlattığı için nerelere çıkıldığının hiçbir zaman öğrenilemediği belirtilmektedir. Bu köşke ve sahibi Paulo’ya dair birçok rivayet bulunmaktadır. Bu yönüyle Girne’de günümüze dek gizemli bir yapıya sahip olan Mavi Köşk, ziyarete açıldıktan sonra bölgede gezilebilecek yerler listesinde yerini almıştır. Mavi Köşk, hala askeri bölge olarak belirlendiği için ziyaretlerinizde yanınızda kimlik bulundurmanız gerekmektedir.

    İçerisinde birçok lüks eşya görebileceğiniz köşkün ön bahçesinde yer alan geniş bir havuz bulunmaktadır. Köşkün sahip olduğu manzara ise Girne’nin tüm güzelliğini gözler önüne sermektedir. Bölgedeki dağ ve deniz manzaralarının net bir şekilde görülebildiği köşk; buna karşın dışarıdan belirgin bir şekilde görünmemektedir.

  • ST.HİLARİON KALESİ

    Girne’de sıradağların yükseklerinde konumlanmış, Akdeniz’i ve Kuzey Kıbrıs manzarasını çevreleyen alanını tepeden seyreden St. Hilarion Kalesi, Lefkoşa’ya giderken yol üstünde bulunan Hilarion Kalesi, Girne sıradağlarındaki 3 kalenin (diğer ikisi Kantara ve Bufavento) en iyi korunmuş olanıdır.

    İnanılanın tersine, kale ismini 4 yy.’da Filistin ve Kıbrıs’taki faaliyet gösteren bir Azizden değil, Kutsal Topraklarda işkenceden kaçıp inzivaya çekilen, dağlardaki bir mağarada yaşayıp ve orada hayatını kaybeden bir papazdan almaktadır.

    Kantara ve Bufavento Kaleleri gibi St. Hilarion Kalesi de aslında Kıbrıs’a ve Anadolu kıyılarına devamlı saldırılar yapmak için yaklaşan korsanları görüp uyarmak için inşa edilmiştir. Aslında burada bir manastır ve kilise de inşa edilmiş olmasına rağmen, kaleye tarihteki ilk atıf 1191 yılındaki kayıtlarda bulunmuştur. Tarihte bir süre boyunca bu kale önemli stratejik bir öneme sahip olmuştur ancak daha sonra Lizünyan soylularının tatil için gittikleri bir yer haline gelmiştir.

    Kalenin büyük bir kısmı 15. Yüzyılda Venedikliler tarafından garnizonların artan maliyetlerini düşürmek amacıyla boşaltılmıştır.

    Üç farklı düzeyde inşa edilmiştir ve her biri kendine yeterli ve bağımsız olarak tasarlanmıştır. En alt ve orta bölge ekonomik amaçlar için kullanılırken üst kısım ise kraliyet ailesinin konakladığı kısım olmuştur.

    Ana girişteki surlar 11. yüzyılda Bizanslılar tarafından güçlendirilmiştir, bu dönemde ise kalenin en alt kısmı askerlerin ve atlarının konaklamasına ayrılmıştır. Orta kısım kraliyet sarayı, mutfak, kilise ve büyük bir sarnıç için tahsis edilmiştir. Üst kısmında kale girişinde, ortasında avlu bulunan bir Lüzinyan Kapısı bulunmaktadır.

    Kraliyet dairelerinin ikinci katında Gotik tarzıyla oyulan Kraliçenin Camı’ndan bakılınca görülen panoramik manzara olağanüstüdür ve Kuzey Kıbrıs’ın Kuzey kıyılarının, özellikle Lapta ovalarının resim gibi manzarasını görmek için buraya tırmanmaya gerçekten değecektir.

    Walt Disney’de ‘Uyuyan Güzel’ karakterine ilham vermesiyle ünlü olan bu kale hem tarih meraklıların hem de muhteşem manzaralara ilgi olan kişilere pek çok fırsat sunmaktadır, ayrıca açık bir günde buradan Türkiye’yi bile seyredebilirsiniz.

    En yüksek zirveye kadar ulaşabileceğiniz merdivenlerde eğim biraz diktir ancak tutunabileceğiniz bir merdiven tırabzanı bulunmaktadır. En yükseğe çıkmak için deniz seviyesinden 732 metre yüksekliğe çıkmanız gerekecektir, burada üniformalı askerlerle bir hatıra fotoğrafı çekilme fırsatı yakalayabilirsiniz.

    Düz ve rahat ayakkabılar giyilmesi ve özellikle yaz aylarında ziyaretçilerin yanlarında atıştırmalık bir şeyler bulundurması tavsiye edilmektedir.

  • GİRNE YAT LİMANI

    Girne ilçe merkezinde yer alan liman, şehrin sembolik yapıları arasındadır. Yürüyerek kolay bir şekilde ulaşım sağlanan limanda çeşitli aktiviteler gerçekleştirebilirsiniz.

    Oldukça güzel restoranların, casinoların, barların ve pek tabii deniz manzarasının mevcut olduğu bu liman aynı zamanda Venedik yapımı eski ve bir o kadar görülmeye değer evlerle donatılmıştır.

    Bölgenin ön plana çıkan yapıları arasında bulunan Girne Kalesi de bu bölgede bulunmaktadır.

  • BELLAPAİS MANASTIRI

    Güzel Bellapais köyü ve görkemli manastırı, Girne’nin güneyinde yükselen Beşparmak Dağları’nın eteğinde konumlanmıştır.

    Bu köy, sessiz patikalarının ve beyaz badanalı evlerinin arasında yaşayan şanslı sakinlerin hiç mi hiç hoşlanmadığı modern zamanların tüm koşuşturmacasından bir an olsun kaçabilme olanağıyla huzurun ta kendisi olarak nitelendirilebilir. Tam manasıyla, Bellapais ismi “güzel yer” anlamına gelen Fransızca “belle paix” ifadesinden gelmektedir.

    Manastıra özgü Gotik mimarisinin önde gelen bir örneği olan Bellapais Manastırı, yüksekte dağ tarafına yüzünü dönmüş halde oturmaktadır. İhtişamı oldukça uzaktan görülebilirken, meydanından güzel Kuzey Kıbrıs manzarasına, Girne ve Akdeniz’e doğru bakıldığında görüntü tam tabiriyle nefes kesicidir.

    Manastır, 13. yüzyılda inşa edilmiştir ve ardından gelen yüzyıllarda kuleler, kapılar inşa edilerek ve duvar resimleri yapılarak dillere destan güzelliğine güzellik katılmıştır.

    Alana veya yakınına ilk yerleşenlerin, 1187’de Kudüs’ün Selahaddin Eyyubi tarafından ele geçirilmesinden sonra Kutsal Mezarlık Manastır Papazları (Canons Regular of the Holy Sepulchre) olduğu bilinmektedir. İlk yapılar 1198- 1205 tarihleri arasında inşa edilmiştir ancak bugün hala görülebilen ana yapılar Kral III. Hugh hükümdarlığı zamanında 1267-1284 yılları arasında inşa edilmiştir.

    Sur kapısından giriş, 1324-1359 yılları arasında Kral IV. Hugh hükümdarlığı sırasında inşa edilen kiliseye ve kemerli geçitlerine uzanmaktadır. Manastırın yemek salonu, içindeki zarif kolonlarda gölgeli şekiller bırakarak aralardan süzülen gün ışığıyla aydınlanmaktadır.

    Bellapais ve Manastıra yapılan bir ziyaret hem duygularınızı doyuracak hem de ruhunuzu tatmin edecektir. “Acı Limonlar”ın yazarı ve 1953-1956 yılları arasında Bellapais köyünde yaşamış olan dünyaca ünlü İngiliz yazar Lawrence Durrell, hemen yanında yaşadığı ve birçok ziyaretçiyi kendine çeken cazibesiyle Manastıra olan hayranlığından sürekli bahsetmiştir.

    Yıl boyunca ziyaretçilere kapısı açık olan Manastırın meydanında, yaz aylarında konserler ve festivaller de düzenlenmektedir. Bu Gotik deneyimi elde etme fırsatını kaçırmamak için gelecek etkinlikleri düzenli olarak takip etmeye değecektir.

  • GİRNE KALESİ

    Girne Kalesinin görkemli surları konuşabilseydi, ne efsaneler anlatırdı.

    Kale, ilk olarak Bizanslılar tarafından, muhtemelen Roma hisarının kalıntıları üzerine 7. Yüzyılda şehri Arap denizcilerinin tehdidine karşı korumak amacıyla inşa edilmiştir.

    Richard the Lionheart’tan Osmanlı İmparatorluğu’na kadar tüm istilacılar her çağda kalenin üzerine kendi dokunuşlarıyla eklemeler yapmıştır.

    Kaleyle ilgili bilinen ilk tarihi olay, 1911 yılında Kral Richard’ın 3. Haçlı Seferleri’ne giderken, birden ortaya çıkıp kendi imparatorluğunu ilan eden vali Isaac Comnenus’u yenerek kaleyi ele geçirmesidir.

    Bizans dönemine ait duvarlarla bağlantılı dört kule yapısı daha sonra tekrar güçlendirilmiştir ve Lüzinyanlılar tarafından genişletilmiştir ancak kale 1489 yılında Venediklilerin eline geçmesinin ardından genel hatlarıyla bugünkü biçimine kavuşmuştur.

    Venedikliler, hızla topraklarını genişleten Osmanlı İmparatorluğu’nun Kıbrıs’ı işgal etmesinden endişe etmekteydi. Osmanlıların ana karası birkaç kilometre ötedeyken ve ülkenin kuvvetleri her geçen yıl gücüne güç katarken, Venedikliler Kıbrıs sınırlarını güçlendirmeye başladılar.

    Toplu saldırılara karşı savunmak ve herhangi bir kuşatmaya direnmek için Girne Kalesi’nin duvarları genişletilmiş, kalınlaştırılmış ve güçlendirilmiştir. Venedikliler kalenin girişindeki asma köprüyü yerine bugün de hala bulunan korumalı kale kontrol yapısı ile değiştirmişlerdir. Aynı zamanda, 12. yy’da inşa edilen St. George Bizans Kilisesi’ni de duvarlarla koruma altına almıştır. Osmanlılar beklenen işgali 1571 yılında yaptığında, Venedikliler kolayca savunma yapmıştır.

    Girne Kalesi, şehrin ünlü limanının girişinde bulunmaktadır ve iskeleye haşmetli bir koruyucu gibi konumlanmıştır. Gezmeye değer bu kale, oldukça iyi korunarak günümüze kadar gelmiştir ve halk ziyaretine açıktır.

    Büyük dikdörtgen yapısıyla kalenin içerisinde bir sarnıç, zindan, kilise ve iki küçük müze bulunmaktadır ve limanı gören kale duvarları boyunca yürümenin keyfine varılmalıdır.

    Girne Kalesi, Girne’nin tarihine büyüleyici bir bakış sağlamanın yanı sıra, denizcilik tarihinin en önemli ve iyi korunan parçalarının sergilendiği Batık Gemi Müzesine de ev sahipliği yapmaktadır.

  • İÇME SUYU

    İçme suyu: Şişelenmiş su tüketilmesi tavsiye edilir. Musluk suyu genellikle içmek için uygun değildir.

  • ENGOMİ ANTİK ŞEHRİ

    Engomi’nin Özellikleri ve Tarihi

    Coğrafi Konum:

    Engomi, bugün Gazimağusa (Famagusta) yakınlarında bulunan bir antik kenttir.

    O dönemde kentin yakınından geçen bir akarsu ve deniz bağlantıları, burayı ticaret için stratejik bir yer haline getirmiştir.

    Kalıntılar:

    Engomi’de yapılan kazılar, taş döşeli sokaklar, karmaşık kanalizasyon sistemleri ve büyük surlar ortaya çıkarmıştır. Bu, kentte oldukça gelişmiş bir şehir düzenine işaret eder.

    Kentte bakır işleme atölyeleri ve ticaretle bağlantılı yapıların bulunması, bölgenin bakır madenciliği ve ihracatında önemli bir rol oynadığını gösterir.

    Çeşitli tapınaklar ve dini yapılar da bulunmuştur. Örneğin, tanrıça Astarte’ye ait olduğu düşünülen bir tapınak kalıntısı, Kıbrıs’ta doğu Akdeniz dini etkilerinin varlığına işaret eder.

    Ticaret ve Kültür:

    Engomi, Akdeniz’in doğusundaki diğer büyük medeniyetlerle (Mısır, Mezopotamya, Minos, ve Mykenai) ticaret yapıyordu.

    Şehirde bulunan seramik, mühürler ve süs eşyaları, geniş bir ticaret ağına sahip olduklarını ve zengin bir kültüre sahip olduklarını göstermektedir.

    Çöküşü:

    MÖ 12. yüzyılda, çeşitli doğal afetler (deprem gibi) ve dış saldırılar nedeniyle Engomi terk edilmiştir.

    Ancak, Engomi’deki sakinlerin bir kısmı daha sonra Salamis gibi başka yerlere taşınarak yerleşimlerini sürdürmüştür.

    Arkeolojik Çalışmalar:

    Engomi’deki kazılar, 19. yüzyılın sonlarında başlamış ve 20. yüzyıl boyunca devam etmiştir. Fransız ve İngiliz arkeologlar bölgede birçok önemli eser ortaya çıkarmıştır.

    Kazılarda bakır eşyalar, kıymetli taşlardan yapılmış mücevherler ve çeşitli dini figürinler bulunmuştur.

    Öne Çıkan Buluntular

    Boynuzlu Tanrı Heykelleri: Engomi’de bulunan en ünlü eserlerden biridir. Bu heykeller, doğurganlık ve bolluğu simgeler.

    Altın ve Bakır Eserler: Kıbrıs’ın bakır zenginliği nedeniyle, Engomi’de işlenmiş birçok bakır eşya ve takı bulunmuştur.

    Tabletler: Engomi kazılarında bulunan bazı yazılı tabletler, Kıbrıs hece yazısıyla yazılmış olup, dönemin yazı sistemi hakkında bilgi vermektedir.

    Engomi, Kıbrıs’ın tarih öncesi dönemdeki ekonomik, kültürel ve dini önemi hakkında değerli bilgiler sunan bir antik yerleşimdir. Bugün, bölgedeki kalıntılar ve müzelerde sergilenen eserler, Engomi’nin ihtişamını yansıtmaktadır.

  • KRAL MEZARLARI

    Salamis yakınlarındaki bu yapının boyutuna ve ihtişamına bakınca hükümdar ailesine ait Kralların Mezarları olduğu anlaşılmaktadır.

    Büyük mezarlık alanı iki bölmeye ayrılmıştır ancak net sınırları henüz bilinmediği için tam olarak kazılmış durumda değildir. Alanın birinde kraliyet mensuplarının ve Salamis’in yüksek düzey yerleşimcilerinin mezarlıkları bulunurken ikinci alanda ise sıradan vatandaşların mezarları gömülüdür.

    Çalışmalar bu alandaki mezarların tarihinin MÖ 7. ve 8. yüzyıla dayandığını ve MS. 4. yy’a kadar kullanılmaya devam edildiklerini göstermektedir. Ancak, bazıları Salamis ve Tuzla yerleşim yerlerinin bir süre beraber var oldukları gerekçesiyle bu mezarların geçmişinin MÖ 11. yüzyıla kadar dayandığına inanmaktadır.

    Gömme gelenekleri, Homer’in İlyada Destanı’nda anlattıklarıyla benzerlik göstermektedir.

    Atın çektiği cenaze arabası cenazeyi diğer atlı arabalarla beraber eğimli rampadan girişe doğru indirmektedir ve sonra naaş ölünün yakıldığı odun yığınına çıkarılıp yıkılmaktadır. Külleri ise odanın içindeki bronz kazanın içinde saklanmaktadır

    Cenazeyi çeken atlar da ölen kişinin onuruna kurban edilmekteydi. Savaş arabalarıyla birlikte gömülen at iskeletleri, mezarların birçoğunun girişinde hala görülebilmektedir ve aynı zamanda sahiplerinin öbür dünyadaki en sevdiği hayvanı sürdürebilmelerini sağlamak için mezar malları olarak feda edilmiştir. Bu arabaların ahşap çerçeveleri çürümüştür, ancak toprakta izler bırakmışlardır ve metalik parçaları hala sağlamdır.

    Ölümden sonraki yaşamda hizmete devam edecekleri düşünüldüğü için hizmetçiler gibi insanların da feda edildiği görülmüştür. 

    Tüm mezarlar numaralandırılmıştır ve ziyaretçilerin bu alanı ziyaret etmeden önce okuması için aşağıda birkaç açıklama sunulmaktadır.

  • St. BARNABAS MANASTIRI

    Salamis’te doğmuş Yahudi bir ailenin oğlu olan, St. Barnabas, Kudüs’te eğitim gördükten sonraKıbrıs’a döner ve Hıristiyanlığı yaymak için M.S.45 yılında St. Paul ile çalışmaya başlar. Bu faaliyetlerden dolayı vatandaşları tarafından öldürülüp, cesedi denize atılmak üzere bir bataklığa saklanır. St. Barnabas’ın öğrencileri olayları izleyip, cesedi Salamis’in batısında bir yeraltı mağarasına gömerler ve göğsüne de St.Mathews’un yaptığı incilin kopyasını koyarlar. Cesedin yeri bilinmediğinden uzun yıllar gizli kalır. 432 yıl sonra piskopos Anthemios, mezarı rüyasında gördüğünü söyleyerek, açılmasını ister. Mezar açıldığında St. Mathews incili dolayısıyla, St. Barnabas teşhis edilmiş olur. Bu keşif sonrasında Piskopos, İstanbul’a giderek İmparator Zeno’yu bilgilendirir ve Kıbrıs kilisesinin özerkliğini kazanır. İmparator, gömütün bulunduğu yerde bir manastır inşası için yeterince bağışta bulunur. Manastır M.S. 477’de inşa edilir. Manastır bir kilise, avlu ve avlunun üç yanında bir zamanlar papazların yaşadığı odalardan meydana gelmiştir.

  • TARİHİ CÜMBEZ AĞACI

    Ağacın katedralin inşaatına başladığı 1298 yılında dikildiği söylenmektedir. Gövdesi 2.70 metreden sonra 7 dala ayrılır. Kıbrıs’ta yaşadığı bilinen en yaşlı ve canlı ağaçtır.Yılda yedi kez meyve veren ağaç katedralin önüne büyüleyici bir gölge verir. Kökleri Doğu Afrika’ya ulaşan ağaç, güzel bir meyveye sahip olması, sıcak yerler için yarı kapalı gölge bir mekan oluşturma özelliği ve mobilya yapımı için değerli kerestesinin olması nedeniyle eski Mısır’lılar döneminden beri yörede önemliydi. Ağacın meyvelerine halk arasında Firavun meyvesi denmesi belki de buna bağlanabilir. Yaşamı boyunca birkaç dönem şubat ayında yapraklarını dökmesi ağacın öldüğü izlenimini vermişti. Fakat yaprakların bir ay içinde geri gelmesi ve ağaçın koyu yeşil yapraklarla yeniden canlanması insanları hayretler içinde bırakmıştı. Eski papirüs çizimlerinde meyvesinin çizimleri yer almaktaydı. Meyveyi yarmak için kullanılan ve eski Mısırlılar tarafından keşfedilmiş bıçak, bu meyvenin olgunlaşmasını hızlandırmaktaydı. Meyveyi yarmak önceleri, içindeki sineklerin, böceklerin kaçması için düşünülmüştü. Ancak bu yöntemle ethilen gazının üretilmesi sonucu meyve olgunlaşıyordu. Görünüşüne bakılarak birkaç yüzyıl daha katedralin bu ağacı koruyabileceği düşüncesine kapılmak oldukca sevindiricidir. Cümbez ağacı, ada tarihini anlatan en yaşlı canlıdır. Tanıklık ettiği yüzlerce olay var: Katedral önünde ses çıkaran zırhlar içindeki Lüzinyan Silahşörleri, çekirge belası, Venedik inşaatcıları, 1571 yılındaki bombardıman, birçok deprem, son yapılan meydan düzenlemeleri ve daha yüzlerce olay… Ve daha göreceği birçok sahne…